Beklediğim cümle ağzından çıktı:
— Zeynep kötü niyetle söylememiştir. Bu aralar zorlanıyor. Özel hayatı da yolunda gitmiyor.
Yerimden kalktım.
— Onun özel hayatının bununla ne ilgisi var Mehmet? Ben sana hakarete uğradığımı anlatıyorum. Sen yine onu mazur göstermeye çalışıyorsun.
— Mazur göstermiyorum. Sadece biraz anlamanı istiyorum.
— Peki sen beni anlıyor musun?
Yüzüme baktı. Bakışlarında suçluluk vardı ama onunla birlikte çaresiz, dağınık bir hâl de seziliyordu. İnsan iki tarafı da kaybetmek istemediğinde böyle bakar; ikisi de kıymetlidir, bu yüzden hiçbirinin yanında durmaya cesaret edemez. Ama beni asıl ezen de bu kararsızlığı oldu. Yedi yıldır onun ailesinin bir parçasıydım. Meğer o evdeki yerim, yetişkin kızının o günkü keyfine göre değişebiliyormuş.
Ertesi sabah kahvaltı hazırlamadım.
Bu bir dalgınlık değildi; bilerek yaptım. Her zamanki gibi saat altıda kalktım, giyindim, çantamı aldım ve evden normalden yirmi dakika önce çıktım. İş yerinin yakınında bir kahve ve küçük bir poğaça aldım, sonra yakındaki parka oturdum. Hava serindi ama üşümedim.
Yıllar sonra ilk kez sabah mutfağa koşmadığımı düşündüm. Çaydanlığı ocağa koymamıştım, peyniri, zeytini, sucuğu çıkarmamıştım, kimseye yumurta pişirmemiştim. İçimde tuhaf bir hafiflik vardı. Sanki okuldan kaçmış bir çocuk gibi hem suçlu hem özgür hissediyordum.
Akşam eve döndüğümde beni bekleyen manzara şaşırtıcıydı. Zeynep kendi kendine makarna haşlamıştı. Bunu, ocağın üstünde su birikintisinin içinde bırakılmış tencereden ve çöp kutusunun içine değil yanına atılmış boş spagetti paketinden anlamak mümkündü. Dağınıktı, eksikti ama yapmıştı.
Mehmet durumu şakaya vurmaya çalıştı:
— Gördün mü, alışıyor işte.
Ona baktım. Sözü ağzında kaldı.
Böylece bir hafta geçti. Zeynep’in çamaşırlarını yıkamayı da bıraktım. Önce kirli sepetini görmezden geldim. Sonra birikenler taşmaya başlayınca hepsini ayrı bir poşete doldurup çamaşır makinesinin yanına koydum. Artık onun eşyalarına el süremiyordum. Tiksindiğimden değil; sadece istemiyordum. Tişörtlerine her dokunduğumda içimde bir yerden aynı söz yükseliyordu: “Sen benim kimimsin ki?”
Zeynep bunu dördüncü gün fark etti.
— Benim kıyafetlerim niye yıkanmıyor? — diye Mehmet’e sordu.
Mehmet yanıma geldi.
— Bu kadar yeter artık, dedi. — Bu yaptığın resmen boykota döndü.
— Evet, dedim sakin sakin. — Zaten öyle.
— Ama bunun doğru olmadığını biliyorsun.
— Neden?
— Çünkü biz bir aileyiz.
Tartışmayı uzatmadım. Yalnızca sordum:
— Kızın bana “sen hiç kimsesin” derken bu aile olmaya uygun muydu?
Cevap vermedi. Sessizce odadan çıktı.
O gece uzun süre uyuyamadım. Aklımda dönüp duran şey şuydu: Mehmet bir kez bile Zeynep’e dönüp “Sana bakan, senin için emek veren birine böyle konuşamazsın” dememişti. Bir kere olsun açıkça benim yanımda durmamıştı. Aslında bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Onun yöntemi hep beklemekti. Fırtına geçsin, mesele kendiliğinden kapansın isterdi. Ben yedi yıl boyunca bunu huyunun yumuşaklığı sanmıştım. Oysa şimdi başka yüzünü görüyordum: Zeynep’e aynı şekilde hakaret edilse, yine susardı. Çünkü araya girmekten korkardı. Seçim yapmazdı; olduğu yerde donar kalırdı.
İki hafta sonra Zeynep’in sabrı tükendi.
Bir pazar günüydü. Öğlene kadar uyudu, sonra mutfağa gelip buzdolabının kapağını açtı. Raflarda bana ait aldıklarım duruyordu: yoğurt, peynir, tavuk fileto, sebzeler… Ama onun alıştığı hazır yemeklerden eser yoktu. Ne çorba vardı ne köfte ne de fırında tavuk.
Dolabın kapağını sertçe kapatıp seslendi:
— Mehmet!
Mehmet odadaydı, tablette bir şeyler izliyordu.
