“Çünkü kilitleri değiştirdim, Mehmet,” dedi Ayşe, şaşırtıcı bir sakinlikle kapının öbüründeki öfkeli eski kocasının çığlıkları arasında dururken

Hikâyeler
Utanç verici öfke, haklı sessizliğin karşısında.

koltukta yayılarak “hayattaki amacını” aramakla geçirdi. Mahkemeye gitmek istiyorsanız elbette buyurun. Fakat dava masraflarını da, avukat ücretini de oğlunuzun ödemesi gerekecek. Elif’in böyle bir geleceği duyunca pek sevineceğini sanıyorum.

Hattın öbür ucunda ağır, yapışkan bir sessizlik çöktü. Fatma Hanım akılsız bir kadın değildi; Ayşe’nin söylediklerinin baştan sona doğru olduğunu pekâlâ biliyordu. Yine de alışkanlıkla bastırmaya, koca yaşına gelmiş oğlunu siper almaya çalışmıştı.

— Senin kalbin taş olmuş Ayşe, — dedi sonunda, sesi kırgınlıkla sertleşerek. — İçinde zerre merhamet kalmamış. Adam ortada kaldı, sen de buna seviniyorsun. Hiç değilse eşyalarını insan gibi verseydin.

— Ona ait ne varsa veriyorum, Fatma Hanım. Eski çoraplarına, kırık oltalarına kadar hepsi hazır. Çantalar koridorda bekliyor. Oğlunuz için bu kadar kaygılanıyorsanız, gelir almasına yardım edersiniz. Size iyi günler. Allah sağlık versin.

Ayşe telefonu kapattı, ardından sessize aldı. Çünkü yarım bıraktığı işi bitirmesi gerekiyordu.

Antreye döndüğünde, yerde üst üste yığılmış dört kocaman kareli pazar çantası duruyordu. Sanki evin içine tuhaf, çirkin tepeler dikilmişti. Onları doldurmak iki akşamını almıştı. Dolapların, çekmecelerin, rafların tek tek içini boşaltmış; Mehmet’in yakası sünmüş tişörtlerini, rengi solmuş kotlarını, ne işe yaradığı belli olmayan kabloları, arabadan kalma tuhaf parçaları, yıllardır dolap üstlerinde sakladığı lüzumsuz cam kupaları ayıklamıştı. Balkona çıkıp kış lastiklerini bile indirmiş, sağlam çöp torbalarına geçirip bir kenara dizmişti.

Bu eşyaları toplarken içinde ne hüzün kabarmıştı ne de geçmişe dair tatlı bir sızı. Hissettiği tek şey, tiksintiye yakın bir bezginlikti. Eve elle tutulur hiçbir katkısı olmayan bir insanın geride bu kadar döküntü bırakabilmesi akıl alır gibi değildi. Boş vaatler, bitmek bilmeyen şikâyetler ve işe yaramaz yığınlar… Mehmet’ten kalan miras buydu.

Kapıya ilerledi. Yeni kilidin parlak mandalını çevirdi ve merdiven boşluğuna göz attı. Kat sessizdi; ne bir ayak sesi vardı ne de kapı aralığından süzülen bir fısıltı. Ayşe hiç oyalanmadan çantaları tek tek dışarı sürüklemeye başladı. Ağırdılar; kulpları avuçlarının içine acıtarak gömülüyordu. Yine de durmadı. Her birini eşiğin ötesine çıkardı. Sonra dört otomobil lastiğini yuvarlayıp asansörün yanındaki köşeye düzgünce yerleştirdi.

En sona alet kutusu kalmıştı. Üzeri inşaat tozuyla kaplanmış, ağır plastik bir sandıktı bu. Mehmet onu yaklaşık on yıl önce, mutfak dolaplarını kendi kuracağını söyleyerek almıştı. Sonunda iki vida sıkmaya üşenmiş, işi bırakıp bir montaj ustası çağırmıştı.

Kapının dışına çıkarılacak ne varsa çıkarınca Ayşe içeri döndü. Kapıyı kapattı. Kilidi iki kez çevirdi. Mekanizmadan gelen tok çıtırtılar, o an ona dünyanın en güzel ezgisi gibi duyuldu.

Sonra ıslak bezi aldı ve antre zeminini özenle silmeye koyuldu. Mehmet’in ayakkabılarından kalan kirli izleri, dışarı taşınan çantaların bıraktığı tozu tek tek temizledi. Aslında yalnızca yeri arındırmıyordu; sanki evin havasını da baştan kurmak istiyordu. Köşelere sinmiş memnuniyetsizliği, fazla tuzlu bulduğu çorbalara dair bitmeyen söylenmelerini, Elif’le buluşmaya giderken üzerine boca ettiği ucuz kolonya kokusunu da bu bezle silip atmak ister gibiydi.

Yaklaşık iki saat geçti. Ayşe kendine sade bir akşam yemeği hazırlamıştı; bir kâse tarhana çorbası içmiş, yanına da küçük bir gözleme ısıtmıştı. Mutfak masasını silmiş, ortalığı toparlamış, alçak sesle huzurlu bir müzik açmıştı. Temiz masanın başında, yalnızlığın beklenmedik ferahlığını içine çeke çeke otururken kapı zili ısrarla çaldı.

Zilin sesi uzun, sabırsız ve buyurgandı. Ayşe acele etmedi. Çatalını tabağın yanına bıraktı, dudaklarını peçeteyle hafifçe sildi ve koridora yürüdü.

Kapı dürbününden baktığında Mehmet’i gördü. Yanında Elif dikiliyordu; kız bir ayağından ötekine ağırlığını veriyor, sinirli sinirli sakız çiğnerken gözlerini telefonunun ekranından ayırmıyordu. Biraz geride ise mavi iş tulumu giymiş, elinde büyükçe bir çanta taşıyan tanımadığı bir adam bekliyordu.

Ayşe’nin kalbi bir an boşluğa düşer gibi oldu. Fakat hemen kendini toparladı. Mehmet’in neye kalkıştığını anlamıştı.

— Ayşe, aç şu kapıyı! — diye bağırdı Mehmet, yumruğuyla kapıya vurarak. — Ustayla geldim! Güzel güzel anlamıyorsan, o çok güvendiğin kapıyı kasasıyla birlikte sökeriz! Eşyalarımın bulunduğu eve girme hakkım var benim!

Elif yüzünü ekşitti, omuzlarını büzerek sızlandı:

— Mehmet, daha ne kadar bekleyeceğiz? Burada üşüdüm. Hem şu çantalardan da eskilik kokusu geliyor. Biz kahve makinesi için gelmiştik, söz vermiştin.

Ayşe kilidi çevirdi; ama kapıyı tamamen açmadı. Yeni kilitler takılırken özellikle monte ettirdiği kalın çelik zincir yerinde duruyordu. Kapı yalnızca daracık bir aralık kadar açıldı. O aralıktan içeri keskin bir sigara dumanı kokusu doldu.

— İyi akşamlar, — dedi Ayşe sakin ve ölçülü bir sesle; bakışlarını kapının önünde bekleyenlerin üzerine doğrulttu.

Şükrüye'nin Penceresinden