Karşısındaki tulumlu yabancı adama gözlerini dikti.
— Siz kilit açma servisinden misiniz?
Usta, ayaklarının üzerinde huzursuzca yer değiştirerek başını salladı. Yüzünde ne yapacağını bilemeyen birinin şaşkınlığı vardı.
— Evet, iyi akşamlar. Bu bey aradı. Eşi anahtarlarını kaybetmiş, eve giremiyorlarmış, dedi.
Ayşe’nin sesi daha da netleşti; her kelimeyi özellikle tane tane söyledi:
— Bu bey, benim eski eşim. Bu daire yalnızca bana ait. Evlilik içinde alınmış bir mal değildir. Kendisi burada ikamet etmiyor, tapuda payı yok ve bu eve dair hiçbir hakkı bulunmuyor. Eşyalarının olduğu çantalar da hemen yanınızda, sahanlıkta duruyor. Şayet şimdi elinizdeki aletle kapıma dokunursanız, derhâl polisi ararım. O zaman siz de başkasına ait konuta hukuka aykırı girme girişiminin ortağı sayılırsınız.
Usta, sanki kapı bir anda kızgın demire dönüşmüş gibi hızla bir adım geriledi. Ardından Mehmet’e sert, öfkeli bir bakış fırlattı.
— Bak kardeşim, sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ben aile kavgasına karışmaya gelmedim. Nüfus kaydın burada mı? Tapuda adın var mı? Elinde belge var mı?
Mehmet’in yüzü kıpkırmızı kesildi. Panikle montunun ceplerini yoklamaya başladı; ama ne aradığını kendisi de bilmiyor gibiydi.
— Ne fark eder! — diye bağırdı. — Biz burada on beş yıl yaşadık! Benim de eşyalarım var burada! Elektroniklerim var! Şu kahve makinesini versin mesela! Yatak odasındaki televizyonu da! Onu birlikte almıştık!
Ayşe kapı aralığından soğuk bir ifadeyle baktı; gözleri kısıldı.
— Birlikte mi? O televizyon, benim adıma çekilen taksitle alındı ve ben onu bir buçuk yıl boyunca kendi primlerimle ödedim. Kahve makinesi ise iş arkadaşlarımın doğum günümde bana aldığı hediyeydi. Garanti belgeleri de faturaları da dosyalarımın içinde duruyor.
Mehmet artık kendini tamamen kaybetmişti.
— Sen çıkarcı, taş kalpli bir kadınsın! — diye tükürür gibi konuştu. — Elif haklıymış. Yaşlanmış, kıskanç, huysuz birine dönmüşsün! Al daire de senin olsun, kahve makinelerin de! Hepsiyle ne yapıyorsan yap!
Elif, omzundan kayan çantasını düzeltirken yüksek sesle homurdandı.
— Mehmet, hadi gidelim artık. Burada böyle dikilmekten utanıyorum. Şu eşyalarını alıp çıkalım, ben acıktım. Bana bundan daha güzel bir kahve makinesi alırsın olur biter.
Kilit ustası ise bu sırada tek kelime etmeden arkasını dönmüş, merdivenlerden inmeye başlamıştı. Kendi kendine, insanın vaktini çalan tuhaf müşterilerden yakınarak söyleniyordu.
Mehmet, en yakındaki kareli çantaya sinirle tekme attı.
— Taksi çağır, — diye ters ters Elif’e söylendi.
Genç kadın hemen itiraz etti:
— Ne demek ben çağırayım? Kartımda manikür paramdan başka bir şey kalmadı. Erkek olan sensin, sen çağır.
— Telefonumun şarjı bitiyor, — dedi Mehmet, gözlerini kaçırarak.
Ayşe onun yalan söylediğini anlayacak kadar iyi tanıyordu. Maaş gününe daha bir hafta vardı. “Yeni özgür hayatının” ilk ayında, eline geçen bütün fazla parayı şık mekânlarda yemeklere, gösterişli bakımlara ve Elif’in gönlünü hoş edecek şeylere harcamıştı.
Ayşe hiçbir cevap vermedi. Kapıyı sessizce kapattı, zinciri çıkardı ve kilidi sonuna kadar çevirdi. Dışarıdan yaklaşık on dakika daha boğuk tartışma sesleri geldi. Elif nazlanıyor, Mehmet tersleniyor, ağır çantaları asansöre doğru sürüklerken hırıltılı bir öfkeyle söyleniyordu. Sonunda asansör aşağı indi; beraberinde geçmişten kalan son kırıntıları da götürdü.
Antreye keskin, neredeyse duyulabilir bir sessizlik çöktü.
Ayşe alnını kapının soğuk metaline yasladı. İçinde zafer duygusu yoktu. Kötü niyetli bir sevinç de hissetmiyordu. Sadece kocaman, dipsiz bir yorgunluk vardı. Ağır bir hastalığın ardından kriz atlatıldığında, bedenin nihayet hayatta kaldığını anladığı o bitkinlik gibi.
Bir süre öylece durduktan sonra banyoya geçti. Ilık suyu açtı. Ellerini sabunla uzun uzun yıkadı; köpüğü parmak aralarından, avuç içlerinden dikkatle akıttı. Sonra aynadaki yüzüne baktı. Gözlerinin altında koyu gölgeler belirmişti; ama bakışları berrak ve kararlıydı. Artık bu evde kimsenin kirli ayakkabıları dolaşmayacaktı. Kimsenin suçlamaları, iğneleyici sözleri, onu kendinden vazgeçiren ödünleri olmayacaktı.
Ertesi sabah alarm çalmadan uyandı. Jaluzilerin arasından süzülen güneş ışığı duvarda altın sarısı çizgiler bırakıyordu. Daire ona her zamankinden geniş göründü. Mehmet’in yokluğu artık bir boşluk gibi değil, nefes alınacak yeni bir alan gibi hissediliyordu.
Ayşe, tartışmaya konu olan o kahve makinesinde kendisine kahve hazırladı. Önceden yalnızca bayramlarda ve özel günlerde çıkardığı ince porselen fincana doldurdu. Sonra balkona çıktı. Eski kış lastikleri kaldırıldığından beri burası daha aydınlık, daha ferah olmuştu. Aşağıda yavaş yavaş uyanan şehre baktı. Sıcak, hafif acı kahvesinden küçük bir yudum aldı ve gülümsedi.
Hayat şimdi başlıyordu. Üstelik bu hayatın anahtarları artık yalnızca onun avuçlarının içindeydi.
