Mekân, öyle herkesin gelişigüzel uğrayacağı türden bir yer değildi; hesabın kişi başı aşağı yukarı 1.000 ₺’den başladığı, daha çok özel günlerde ya da ciddi iş görüşmelerinde tercih edilen şık bir restorandı.
Ayşe, salonun daha sakin tarafındaki geniş camların yanında duran masalardan birinin önünden geçerken tanıdık bir kahkaha duydu. İstemeden başını çevirdi. Cam kenarındaki masada, önlerinde mantı, etli sıcak yemekler ve sürahilerle ayran bulunan tabakların arasında Elif oturuyordu. Üzerinde daha önce görmediği yeni bir elbise vardı. Yanında da üç arkadaşı… Neşeyle konuşuyor, gülüyor, sanki dünyanın hiçbir yükü omuzlarında değilmiş gibi rahat görünüyorlardı.
Ayşe olduğu yerde kısa bir an donup kaldı. Yanlarına gidip gitmemek arasında tereddüt etti. Sonra bunun doğru olmayacağına karar verdi. Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve kendi masasına geri döndü.
— Bir şey mi oldu? — diye sordu iş arkadaşı.
Ayşe başını hafifçe salladı.
— Yok, her şey yolunda.
Ama yolunda değildi.
O akşam eve döndüğünde Mehmet’e hiçbir şey anlatmadı. Belki gerçekten kızların biraz nefes almaya ihtiyacı vardı. Belki hesabı arkadaşları ödemişti. Belki bir doğum günü kutlamasıydı. İnsan görür görmez hüküm vermemeliydi.
Yine de içine düşen o küçük kuşku, olduğu yerde kaldı.
Elif’i ikinci kez alışveriş merkezinde gördü. Cumartesi günüydü, öğle saatleriydi. Ayşe nevresim takımı bakarken, bir giyim mağazasının çıkışında tanıdık silueti fark etti. Elif’in iki elinde de dolu alışveriş poşetleri vardı; telefonla konuşuyor, hâlinden de gayet memnun görünüyordu.
Bu defa Ayşe durup geçmedi. Yanına doğru yürüdü.
— Elif?
Genç kadın irkilir gibi oldu, sonra hemen arkasını döndü. Yüzünden bir anlığına telaş geçti; fakat çabucak toparlanıp gülümsemeye çalıştı.
— Ayşe abla! Merhaba! Ne güzel tesadüf!
— Merhaba. — Ayşe bakışlarını poşetlere indirdi. — Alışveriş mi yaptın?
— Şey… evet, yani… — Elif’in sesi kararsızlaştı. — Büyük indirim vardı da. Dayanamadım. Tişörtler çok uygundu, pantolonlar da neredeyse bedavaya geliyordu.
— Anladım, — dedi Ayşe, zoraki bir tebessümle. — İyi denk getirmişsin. Peki… iş meselesi ne oldu? Bir yer bulabildin mi?
Elif gözlerini kaçırdı.
— Henüz değil. Ama gerçekten uğraşıyorum. Birkaç görüşmeye de gittim.
— Sevindim. İnşAllah hayırlısı olur.
Kısa bir vedalaşmanın ardından ayrıldılar. Ayşe yoluna devam etti ama göğsünün içinde sert bir düğüm oluşmuş gibiydi. İndirim, evet… O mağazada zaman zaman kampanya olurdu. Fakat poşetler fazlasıyla doluydu. Üstelik Elif, parasını ucu ucuna yetirmeye çalışan birine hiç benzemiyordu.
Akşam Mehmet salonda maç izlerken Ayşe yanına gelip oturdu. Bir süre bekledi, sonra sakin kalmaya çalışarak konuştu:
— Mehmet, seninle bir şey konuşmam gerekiyor.
— Şimdi mi? — Mehmet gözünü ekrandan ayırmadı.
— Evet. Elif hakkında.
Bu kez başını çevirdi.
— Ne olmuş Elif’e?
— Onu gördüm. Hem de iki kez. Önce restoranda arkadaşlarıyla oturuyordu. Sonra bugün alışveriş merkezinde, elleri poşetlerle doluydu.
Mehmet’in kaşları çatıldı.
— Eee?
— “Eee” ne demek? — Ayşe sesini yükseltmemeye çalıştı. — Biz ona yemek ve kira için para gönderiyoruz. O ise kişi başı bin lirayı aşan yerlerde yemek yiyor, marka mağazalardan alışveriş yapıyor.
Mehmet derin bir iç çekti; sanki karşısında apaçık bir şeyi anlamayan biri varmış gibi konuştu:
— Ayşe, belki hesabı arkadaşları ödedi. Parayı kimin verdiğini görmedin. Alışveriş meselesine gelince… Kendisi indirim olduğunu söylemiş. Ne yapsın, eski püskü kıyafetlerle mi dolaşsın?
— Ben onun yoksul görünmesini istemiyorum. Yalan söylememesini istiyorum.
— Yalan söylemiyor! — Mehmet’in sesi birden sertleşti. — Sen ona başından beri önyargıyla bakıyorsun!
— Ben mi? — Ayşe’nin içinden bir şey kopmuş gibi oldu. — Yardım etmemizi kabul eden benken, ona önyargılı olan yine ben miyim?
— Daha ne olduğunu sormadan en kötüsünü düşündün. Konuşup anlamaya çalışmadın bile. Hemen suçlamaya başladın.
Ayşe ayağa kalktı. Yüzünde kırgın, yorgun bir ifade vardı.
— Biliyor musun Mehmet? Peki. Nasıl istiyorsan öyle olsun.
Hiçbir şey eklemeden yatak odasına geçti, kapıyı kapattı ve yatağın kenarına oturdu.
