Mehmet koltuğa gömülmüş, gözünü televizyona dikmişti; ekranda ne olduğunu gördüğü bile şüpheliydi. Ayşe ise masayı topluyor, elinden geldiğince kocasına bakmamaya çalışıyordu.
Sonunda Mehmet sessizliği bozdu:
— Bunu annemin yanında yapmak zorunda mıydın?
Ayşe, elindeki tabağı tezgâha bırakıp döndü:
— Peki annen bizim hayatımıza karışmak zorunda mı?
Mehmet içini çekti.
— Ayşe, yorulduğunu anlıyorum. Ama böyle de olmaz…
— Ne olmaz? Gerçeği söylemek mi? Mehmet, ben artık dayanamıyorum! Her ay aynı şey. Bir ay annenin ihtiyacı çıkıyor, öbür ay kardeşinin. Sonu gelmiyor!
Mehmet yerinden kalkıp karısının yanına geldi.
— Bu geçici bir dönem. Düzgün bir iş bulacağım, her şey toparlanacak…
Ayşe acı acı güldü.
— Ne zaman bulacaksın o “düzgün” işi? Bulunca ne kadar sürdüreceksin? Bir ay mı? İki ay mı?
Mehmet’in gözlerinde kırgınlık belirdi.
— Bana hiç mi güvenmiyorsun?
Ayşe yorgun bir halde sandalyeye çöktü.
— Yoruldum, Mehmet. Güvenmekten de yoruldum, beklemekten de. Her şeyi tek başıma sırtlamaktan bıktım.
O gece Ayşe’nin gözüne uyku girmedi. Yatağın içinde dönüp durdu, tavana bakarak hayatını düşündü. Otuz iki yaşındaydı. Bunun yedi yılı evlilikle geçmişti. Peki bundan sonrası ne olacaktı? İki kişilik yükü bir yedi yıl daha mı taşıyacaktı? Mehmet’in ailesinden gelen bitmek bilmez “emanet” isteklerini de sayarsa, üç kişilik bir yük değil miydi bu?
Sabah olduğunda kararını vermişti. Kahvaltı sofrasında sesini sakin tutarak konuştu:
— Mehmet, seninle ciddi bir şey konuşmamız gerekiyor.
Mehmet kaşlarını çattı.
— Ne hakkında?
— Para hakkında. Ailen hakkında. Bizim hakkımızda.
Ayşe, önceki gece tek tek yazdığı kâğıdı çekmeceden çıkarıp masaya koydu. Mehmet’in akrabalarına verilen bütün paraları not etmişti.
— Bak. Son iki yılda annen “borç” diye yaklaşık on bir bin lira aldı. Fatma’ya verilen para da on altı bin lirayı buldu. Toplamda yirmi yedi bin lira ediyor. Yirmi yedi bin, Mehmet! Bu az para değil.
Mehmet listeye baktıkça yüzü asıldı.
— Bu rakamları nereden çıkardın?
— Ben kaydını tuttum. Kuruşuna kadar yazdım. Peki ne kadarını geri verdiler, biliyor musun? Hiçbirini.
— Ayşe, ama insanın akrabasının da zor zamanı olabilir…
— Herkesin zor zamanı olur! Ama neden onların sıkıntısının bedelini ben ödüyorum? Benim annemle babam bir şeye ihtiyaç duysa aramadan önce iki kere düşünür. Seninkiler ise parayı haklarıymış gibi istiyor.
Mehmet cevap vermedi. Ayşe sözünü sürdürdü:
— Kararımı verdim. Bundan sonra ailene bir lira bile yok. Eğer benim rızam olmadan ortak bütçeden yine para çıkarırsan, boşanma davası açarım.
Mehmet’in yüzünün rengi attı.
— Sen… şaka yapıyorsun, değil mi?
— Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmadım. Mehmet, seni seviyorum. Ama ailene para sağan biri olmaya devam etmeyeceğim.
Mehmet birden masadan kalktı.
— Bu bana şart koşmak mı?
— Adını ne koyarsan koy. Ben artık buna katlanmayacağım.
Mehmet mutfaktan hışımla çıktı, ardından giriş kapısı sertçe kapandı. Ayşe yerinden kıpırdamadı. Pencerenin önünde biriken gri bulutlara baktı; az sonra yağmur ince ince inmeye başlamıştı.
Bir saat sonra Fatma aradı. Ayşe telefonu açmadı. Ardından Emine aradı; ona da cevap vermedi. Akşama doğru Mehmet eve döndüğünde yüzü öfkeden gerilmişti, kendini zor tutuyordu.
— İstediğin oldu mu? — diye kapının eşiğinden bağırdı. — Annem hastanelik oldu, kardeşim de sinir krizi geçiriyor!
Ayşe sesini yükseltmeden karşılık verdi:
— Bu onların meselesi.
— Sen… sen düpedüz bencilsin!
— Olabilir. Ama en azından kendi parasına sahip çıkan bencil bir kadınım.
Mehmet birkaç adım atıp karısına yaklaştı.
