“Yoksa misafir mi gelecek?” diye sordu Mehmet, raflardaki doluluğa bakarken şaşkınlığını gizleyemeyerek.
Ayşe hafifçe gülümsedi.
“Hayır,” dedi sakin bir sesle. “Sürekli kısarak nereye kadar? Biraz da boğazımızdan geçsin istedim. Ufak bir prim aldım, ben de güzel şeyler alayım dedim.”
Mehmet’in bunu annesine anlatacağını biliyordu. Hatta neredeyse emindi. Annesiyle her şeyi paylaşırdı; ama farkında olmadan ona haber uçurduğunu, evde ne var ne yok bildirdiğini aklına bile getirmezdi.
Beklediği gibi oldu. Akşam telefonda annesiyle konuşurken Mehmet’in sesi neşeyle yükseldi:
“Evet anne, Ayşe’ye prim vermişler. Dolabı doldurdu bugün. Et de çok güzel, yarın tas kebabı yapacakmış. Uğrarsan sana da ikram ederiz.”
Pazartesi sabahı ikisi de işe gitmek için evden çıktı. Ayşe kapıyı çekmeden önce kamerayı çalıştırdı. Gün boyunca içi içine sığmadı. Masasının başında otursa da aklı hep evdeydi. Saatine bakıp duruyor, “Geldi mi acaba? Yoksa daha gelmedi mi?” diye içinden geçiriyordu.
Mehmet’in keyfi yerindeydi. Akşam yiyeceği et yemeğini düşünüp duruyor, hatta öğle arasında Ayşe’ye telefondan komik bir resim bile gönderiyordu. Ayşe o an ona acıdı. Çünkü akşam karşılaşacağı şey, onun için kolay hazmedilecek bir gerçek olmayacaktı.
İş çıkışı eve birlikte döndüler. Daha kapıdan girer girmez dairenin içinde ağır, tatlımsı bir koku vardı. Fatma’nın keskin parfümüydü bu; geldiği yerden sonra havada asılı kalır, kolay kolay dağılmazdı.
Mehmet’in yüzü aydınlandı.
“Annem uğramış,” dedi sevinerek. “Herhâlde çiçekleri sulamıştır.”
Ayşe cevap vermedi. Doğrudan mutfağa geçti. Buzdolabının kapağını açmaya bile yeltenmedi. Önce küçük merdiveni çıkardı, dolabın üstüne uzandı ve gizlediği kamerayı yerinden aldı.
Mehmet kapının eşiğinde donup kaldı.
“Ne yapıyorsun sen? Oraya niye çıktın?” diye sordu, kaşları çatılmıştı.
Ayşe’nin sesi sakindi; yalnız parmakları hafifçe titriyordu.
“Otur Mehmet,” dedi. “Bir şey izlememiz gerekiyor.”
“Ne izleyeceğiz? Ayşe, yine mi aynı mesele? Sen kamera mı koydun buraya? Aklın başında mı sen? Bu artık kuruntu. İnsan kendi annesini mi gözetler?”
Ayşe gözlerini ondan kaçırmadı.
“Eğer hiçbir şey almamışsa korkacak bir şeyin yok,” dedi kısa ve keskin bir tonla. “Ama aldıysa, bunu senin de görmen gerekiyor.”
Hafıza kartını çıkarıp dizüstü bilgisayara taktı. Mehmet arkasında dikiliyor, derin derin nefes alıyordu. Öfkeliydi. Karısının cimrilikten, şüpheden iyice kendini kaybettiğini düşünüyordu.
Ekranda mutfak göründü. Görüntünün köşesindeki saat sabah 11.30’u gösteriyordu.
Biraz sonra kapı açıldı. Kadraja Fatma girdi. Üzerinde ev kıyafeti yoktu; dışarı çıkarken giydiği mantosu vardı. İki elinde de büyük, sağlam pazar çantaları taşıyordu. Hani şu kareli, içine dünya kadar şey alan çantalardan.
Önce gerçekten pencerenin önüne yaklaştı. Saksıdaki toprağa parmağıyla dokundu, ficusun yapraklarına şöyle bir baktı. Mehmet hemen zafer kazanmış gibi burnundan hafifçe soludu.
“Gördün mü?” dedi. “Ben sana söylemiştim.”
Fakat Fatma çiçeği sulamadı. Bir an sonra arkasını döndü ve evin sahibiymiş gibi doğrudan buzdolabına yürüdü. Kapağı ardına kadar açtı.
Görüntüde yüzüne yayılan memnun gülümseme açıkça seçiliyordu. Çantaları yere bıraktı, sonra acele etmeden, düzenli ve alışkın hareketlerle raflardaki yiyecekleri kendi torbalarına aktarmaya başladı.
Önce peynir gitti. Ardından pahalı dana sucuk dilimleri. Sonra dana etinin olduğu paketi aldı; elinde tartar gibi çevirdi, ağırlığını beğenmiş olacak ki onu da çantanın dibine indirdi.
Mehmet’in sesi neredeyse fısıltı gibi çıktı.
“Anne…”
Sesi kırılmıştı.
Ama Fatma durmadı. Mantı için ayrılan malzemeleri aldı. Tereyağını çantasına koydu. Sonra sebzelik gözünü açıp domateslerin, salatalıkların yarısını avuç avuç topladı.
Bunlar da yetmemiş olmalıydı. Buzdolabının kapağını kapatıp mutfak dolaplarına yöneldi. Bir paket çay, bir kavanoz kahve, Ayşe’nin çayın yanına ikram ederim diye aldığı çikolata kutusu da çantaya girdi. Hatta Ayşe’nin dehşetle fark ettiği üzere, köşede duran, ağzı açılmış çamaşır deterjanı paketini bile aldı.
Mehmet kısık sesle mırıldandı:
“Deterjanı niye alıyor? Daha geçen hafta ona beş kiloluk deterjan almıştım…”
Ekrandaki Fatma ganimetini çantalara bastıra bastıra yerleştirdi. Fermuarları çekmekte zorlandı; çantalar belli ki iyice ağırlaşmıştı. Homurdanarak, güçlükle kaldırdı onları. Tam çıkmadan önce yaptığı son hareket ise Mehmet’in içindeki son dayanağı da yıktı. Mantosunun cebinden, yanında getirdiği ısırılmış bir elmayı çıkardı, masanın üstüne bıraktı. Sonra masadaki küçük kurabiye kâsesini aldı; içindekileri kendi cebine boşalttı.
Ardından ışığı kapattı ve evden çıktı.
Görüntü bitti.
Mutfakta insanın kulağını acıtan bir sessizlik kaldı. Sadece buzdolabının motor sesi duyuluyordu; az önce dolu olan, şimdi yine bomboş kalan buzdolabının sesi.
Mehmet pencerenin yanına gitti, pervaza ilişti. Başını öne eğmiş, tek kelime etmeden oturuyordu. Ayşe onun çenesinin kasıldığını, yanak kemiklerinin oynadığını görüyordu. Canı yanmıştı. Ömrü boyunca içinde taşıdığı kusursuz anne resmi, gözlerinin önünde çatırdayarak dağılıyordu.
Uzun bir sessizlikten sonra Mehmet boğuk bir sesle konuştu:
“Bizden çalıyor… Aç kaldığı için değil. İhtiyacı olduğu için de değil. Öylece alıyor. Sanki önüne çıkan her şeyi silip süpüren bir afet gibi.”
Ayşe yavaşça cevap verdi:
“Çünkü bunu hakkı sanıyor. Senin olan her şeyin kendisine ait olduğunu düşünüyor. Benimse bu evde fazladan duran biri olduğuma inanıyor.”
