“Burada başka bir şey var.” dedi, ellerini mutfak havlusuna silerek kaybolan peynir ve eşyalar hakkında şüphelerini açıkladı

Hikâyeler
Bu sessizlik adaletsiz ve derinden yaralayıcı.

Mehmet sanki kendi kendine sorar gibi mırıldandı:

“Peki bu kadar şeyi ne yapıyor? Nereye götürüyor? Sonuçta tek başına yaşıyor.”

Ayşe’nin sesi yorgun ama sakindi.

“Belki komşularına dağıtıyor, belki satıyor, belki de evde biriktiriyor. Artık bunun önemi yok Mehmet. Asıl mesele, bizim evimizden alması ve sonra gözümüzün içine baka baka hiçbir şey olmamış gibi davranması.”

Tam o anda antre tarafından anahtarın kilitte döndüğünü gösteren metalik bir ses geldi.

İkisi birden sustu. Bakışları kesişti. Fatma ya bir şey unutmuştu ya da belli ki ikinci kez gelmeye niyetlenmişti.

“Mehmetçiğim, Ayşe kızım, evde misiniz?” diye neşeli bir ses duyuldu. “Şuradan geçiyordum da, uğrayıp bir hâlinizi hatırınızı sorayım dedim.”

Fatma mutfağa girdiğinde yüzünde alışılmış tatlı gülümsemesi vardı. Fakat oğluyla gelininin yüzünü görünce adımları yarıda kaldı. Masanın üzerinde duran dizüstü bilgisayar hâlâ açıktı. Ekranda donmuş görüntüde, buzdolabının kapağı önünde elindeki torbaları tıka basa dolduran Fatma görünüyordu.

Kadın onların baktığı yere döndü. Kendi görüntüsünü ekranda fark ettiği anda yüzündeki ifade silindi. Az önceki sevecen anne hâlinden eser kalmadı; köşeye sıkışmış, saldırmaya hazır bir hayvan gibi keskinleşti.

“Bu da ne demek oluyor?” diye tiz bir sesle çıkıştı. “Siz beni mi gözetliyorsunuz? Öz annenizi gizlice çekmeye utanmıyor musunuz? Bunun hesabını verirsiniz!”

Mehmet ayağa kalktı. Ayşe, onun sesini daha önce hiç bu kadar soğuk ve kararlı duymamıştı.

“Anne,” dedi ağır ağır, “elindeki torbaları yere bırak.”

Fatma hemen geri adım atar gibi oldu ama dili durmadı.

“Ne torbası? Ben hiçbir şey almadım! Bu görüntüyle oynamışsınız. Beni kötü göstermek için düzen kurmuşsunuz. Gelinin zaten başından beri benden nefret ediyor. Yılan gibi soktu seni bana karşı!”

Mehmet annesine doğru birkaç adım attı, aralarındaki mesafe neredeyse yok oldu.

“Anne, ben her şeyi izledim. Eti aldığını gördüm, pastırmayı, deterjanı, dolaptaki ne varsa torbalara doldurduğunu gördüm. Neden? Sana para veriyorum. Bir şeye ihtiyacın olsa söylesen alırım. Neden bizim evimizden gizlice alıyorsun? Neden Ayşe’nin emeğine el uzatıyorsun?”

Fatma artık inkâr etmenin işe yaramayacağını anlamıştı. Omuzlarını dikleştirdi, gözlerinde kırgınlıktan çok öfke parladı.

“Gizlice almak mı?” diye hışımla bağırdı. “Bunu söylemeye dilin nasıl varıyor? Seni ben büyüttüm. Geceleri uykusuz kaldım. Ömrümü sana verdim. Şimdi bir parça eti mi çok görüyorsun bana? Bu evde ne varsa benim de hakkım var! Sen benim oğlumsun. Bana en iyi şekilde bakmak zorundasın. Bu kadınsa…” Parmağını Ayşe’ye doğru uzattı. “Bugün var, yarın yok. Eş dediğin yabancıdır. Ama anne bir tanedir!”

Mehmet’in yüzü kaskatı kesildi.

“Bu ev bizim yuvamız anne,” dedi. “Benim ve Ayşe’nin evi. Buradaki düzen de, para da, emek de bize ait. Sen buraya gelip kendi kilerinmiş gibi rafları karıştıramazsın.”

Fatma’nın dudakları titredi, ama bu titreme pişmanlıktan değil hırstan kaynaklanıyordu.

“Demek böyle konuşuyorsun artık! Karısının sözünden çıkamayan adam olmuşsun. Seni parmağında oynatıyor. Öz annene düşman etti seni. İnşallah o çok kıymetli yiyecekleriniz boğazınızda kalır!”

Birden arkasını döndü, koridora fırladı. Dış kapıyı öyle sert çarptı ki duvardan ince bir sıva tozu döküldü.

Mehmet sandalyeye çöktü. İki eliyle yüzünü kapattı.

“Allah’ım… Ne büyük utanç,” diye fısıldadı.

Ayşe yanına gitti, ellerini onun omuzlarına koyup sessizce sarıldı. Mehmet için içi sızlıyordu; insanın annesiyle böyle yüzleşmesi kolay değildi. Ama aynı anda göğsünün içinde tarifsiz bir ferahlık da vardı. Sonunda yara patlamış, irin dışarı akmıştı. Artık eksilen peynirlerin, kaybolan paketlerin, kendi aklından şüphe ettiren o boğucu belirsizliğin gölgesinde yaşamayacaktı.

Ertesi gün Mehmet tek kelime etmeden giriş kapısının kilidini değiştirdi. Annesini bir hafta boyunca aramadı. Fatma da ortalıkta görünmedi. Belli ki oğlunun dayanamayacağını, kapısına gidip özür dileyeceğini sanıyordu. Fakat Mehmet gitmedi.

Aradan yaklaşık bir ay geçmişti ki Ayşe, Fatma’nın komşusu Emine teyzeye rastladı. Kadın onu görür görmez heyecanla konuşmaya başladı.

“Ayşe kızım, Fatma Hanım son zamanlarda ne cömert oldu anlatamam! Bir gün dana sucuk veriyor, bir gün pastırma, bazen de ‘oğlum aldı, evde fazla kaldı’ diye paket paket yiyecek dağıtıyor. ‘Mehmet’in durumu iyi, beni el üstünde tutuyor’ deyip duruyor. Ne düşünceli kaynanan varmış senin!”

Ayşe’nin dudaklarında acı bir gülümseme belirdi.

“Evet Emine teyze,” dedi sakin bir sesle. “Çok düşüncelidir. Yalnız artık bu düşünceliliği biraz uzaktan gösterecek.”

Fatma’yla aralarındaki bağ bir daha eskisi gibi olmadı. Mehmet bayramlarda ve özel günlerde annesini aradı, bazen de kendi aldığı erzakları poşetleyip götürdü. Fakat annesini eve sokmadı. Eline para vermeyi de bıraktı; faturalarını internet üzerinden ödedi, ihtiyaçlarını kendi belirlediği ölçüde karşıladı.

Fatma ise akrabaların yanında bambaşka bir hikâye anlatıyordu. Ona göre gelini, oğlunu annesinden koparmış; evlerine fitne sokmuştu. Ayşe bu sözleri duyduğunda artık eskisi gibi yanıp tutuşmuyordu. Çünkü kimin neye inanacağını kontrol edemezdi. Ama kendi evinin kapısını, emeğini ve huzurunu koruyabilirdi.

En önemlisi, evlerinin içine sonunda sükûnet yerleşmişti. Buzdolabı artık boşalmıyor, alışveriş poşetleri birkaç gün içinde esrarengiz biçimde kaybolmuyordu. Biriktirdikleri para daha hızlı artmaya başladı. Hatta uzun zamandır erteledikleri deniz tatili için yer bile ayırttılar.

Ayşe o küçük kamerayı çöpe atmadı. Temizleyip uzak bir çekmeceye kaldırdı. “Ne olur ne olmaz,” diye düşündü. Hayatın insana ne göstereceği belli olmazdı; yarın bir başka akrabanın onların sabrını ve erzak dolabını sınamaya kalkışmayacağını kim bilebilirdi?

Ama Ayşe artık bir şeyi çok iyi biliyordu: Ailesinin sınırlarını kimseye çiğnetmeyecekti. Bunun için akrabaların gözünde “yılan” ya da “cimri” sayılacaksa, varsın öyle bilsinlerdi. O unvanı başı dik taşımaya razıydı.

Yeter ki kendi evinde huzur olsun, kahvaltı sofrasında da ekmeğin üzerine sürecek peynir eksik kalmasın.

Şükrüye'nin Penceresinden